Hangi 3 temel yanlış sahada seçimi kaybettiriyor ?

Özellikle muhalefete oy veren seçmen, 31 Mart Yerel Seçimlerini 24 Haziran seçimlerinin bir devamı olarak görüyor ve adaylara, partilere hatta siyasetin geneline bu duygu dünyası ile yaklaşıyor. Saha çalışmalarımızda bu etkiyi anlamakta ve yönetmekte yetersiz kalan adayların ciddi bir başarısızlık riskiyle karşı karşıya olduklarını görüyoruz.

Peki bu riski üreten 3 temel hata hangileri? Bu hatalar neden sandık başarısına hayati derecede etki ediyorlar? Bu hatalardan kaçınmak nasıl mümkün olur? Dönülmez noktayı geçmeden sizlere aktarmakta fayda görüyoruz…


Sizin bir stratejiniz var mı? Bilemiyoruz…Ama emin olunuz ki seçmenin de size karşı geliştirdiği bir stratejisi var ve bu strateji çok beklenmedik sonuçlar doğurabilir…

Saha çalışmalarımızda ve yürütmekte olduğumuz seçim kampanyalarında karşılaştığımız durumlardan yola çıkarak muhalif seçmenin söz konusu karşı stratejisini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

“Ben artık 24 Haziran seçimlerinde gördüm ki, oy vererek ülkede ve siyasette bir şey değiştirmem mümkün olmuyor…Aynı hayal kırıklıklarını tekrar ve tekrar yaşayarak her seferinde hem partim hem de adaylar tarafından büyük hayal kırıklığına uğratılıyorum, bana seçim gecesi alenen yalan söylenerek öndeyiz deniyor, cumhurbaşkanı adayım ortalarda görünmüyor, adam kazandı mesajına layık görülüyorum, ertesi gün 1 oy bile çaldırmayacağım diyen aday çıkıp ‘1 milyon oy çalınmışsa ne var bunda, 10 milyon çalınmadı ya’ diyor.

İşte bu sebeplerden dolayı ben de oy vererek bir şey değiştiremiyorsam, bu kez de oy vermeyerek bir şeyleri değiştirebilirim

İşte biz saha çalışmalarında özellikle İstanbul-Ankara-Bursa ve İzmir’de bu tavrın, bu düşüncenin, bu seçmen stratejisinin son derece yaygın olduğunu görüyoruz ve adaylara vakit çok geç olmadan bu duygu dünyasına hitap edebilecek yeni stratejileri seçmen davranışlarını değiştirecek şekilde uygulamaya başlamalarını tavsiye ediyoruz.

Çünkü bilindiği üzere genel merkezler adayları özellikle bu konuda seçmen ile baş başa bırakarak üzerine düşen iletişim görevini yerine getiremiyorlar. Hatta ve hatta kendi seçmenlerine umut ve motivasyon aşılamak yerine korkutma yoluna giderek üstü kapalı olarak şantajla yapıyorlar…”Bana oy vermemek AKP’ye oy vermektir” söyleminin temelinde işte bu düşünce yatıyor…

Fakat yanıldıkları nokta şu : 24 Haziran ve sonrasında yaşananlar muhalif seçmende o kadar derin ve o kadar büyük bir kırılma yarattı ki, o korku duvarı aşıldı…Seçmen artık “Sana 17 yıldır oy veriyorum ama yine AKP seçiliyor, oy vermezsem belki bu düzeni değiştirebilirim” duygusu içerisinde…

Buradan yola çıkarak bizim önerimiz o dur ki; hiçbir muhalefet adayı, özellikle CHP adayları, CHP seçmeninin oylarını cepte garanti olarak görmesinler, aksi takdirde 31 Mart Pazar akşamı 2002 seçimlerinde DSP’nin, ANAP’ın, DYP’nin uğradığı hezimetle karşı karşıya kalabilirler…

Saha çalışmalarında karşılaştığımız bazı adaylar bu durumun o kadar farkında değiller ki; sanki zaten bütün partililerin onayını hatta oyunu almış cebine koymuş gibi kendi adaylık titrin de bile aday olduğu partisinin adından bahsetmiyor…

İşte genetik mühendislik ile içerisinden parti kimliği tamamen çıkartılmış ve genetiği değiştirilmiş “GDO’lu seçim çalışması” ile elde edilecek sonuç, dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olma sonucunu doğurur…

Özellikle büyük şehirlerde ve metropol ilçelerde benzer bir mantıkla (hatta bazen bu yanlış mantığın “Strateji” diye karşımıza çıktığı bile oluyor!) kendi seçmenim zaten bana tıpış tıpış oy verecek düşüncesi ile seçim çalışması yapanlara tekrar hatırlatmak isteriz ki;

Sizlerin aklınıza göre uyguladığınızı iddia ettiğiniz bir stratejiniz varsa, seçmenin de bu kez bir karşı stratejisi var; Orhan Veli’nin ünlü şiiri gibi, “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” der şair, 31 Mart akşamı şaşırmayın, biz şimdiden söylemiş olalım…


Saha çalışmalarımızdan elde ettiğimiz 2.tespit ise yine İstanbul-Ankara ve Bursa gibi büyükşehirlerde “Deve kuşu kampanyaları”nın adaylara hızla seçimi kaybettirmekte olduğudur.

Deve kuşu kampanyası ne demektir?

Deve kuşu kampanyası demek, adayın sanki seçilmek istediği şehir Türkiye’den ayrı, çevresi denizlerle kaplı bir adaymış da Türkiye’deki genel siyasetten hiç etkilenmiyormuş gibi “Ama ben belediye başkan adayıyım, sadece projemi konuşurum, başka da siyasete hiç karışmam” yaklaşımı ile yapılan kampanya demektir.

Biz yine buradan uyarımızı yapmış olalım…Artık Türkiye’de seçim kazanmak öyle adayların deve kuşu misali kafasını kuma gömerek, genel siyaset konularını görmezden gelebilecekleri bir mesele değildir !

Bu meseleyi doğru yönetemeyen adaylar seçimi en kestirme yoldan kaybederler…

Her şeyden önce; Deve kuşu Kampanyasından kaçınmak için “Genel Siyasetin Yerel Siyasete Olan Etkisi” profesyonelce yönetilmelidir.

Türk seçmeni özellikle “ekonomik konularda” genel siyasetin etkisine son derece açık bir seçmen yapısı oluşturur. Siz ülkenin en ücra köşesinde, seçim çevresi en küçük köyde muhtar adayı bile olsanız, iktidarın ekonomik alanda attığı adımlardan etkilenirsiniz…

Asgari ücreti 2020 TL yaparsa etkilenirsiniz, kredi kartı borçlarını yapılandırırsa etkilenirsiniz, elektrikte, suda indirim yaparsa etkilenirsiniz, kobilere kredi verirse etkilenirsiniz, minimum emekli aylıklarını 1000 TL yaparsa etkilenirsiniz, hatta ve hatta EYT konusunda bir adım atarsa daha da etkilenirsiniz…

Diğer bir deyişle “Biz belediye başkanı seçimine giriyoruz, bu seçimlerde cumhurbaşkanı seçmeyeceğiz” diyerek ancak kendinizi avutmuş olursunuz…Çünkü örneğin İstanbul’da hepimiz biliyoruz ki, Sayın Cumhurbaşkanı son 1 ayını ilçe ilçe gezerek, toplantılar yaparak geçirecek.

Özellikle İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da bu gerçeği bilerek, genel siyasetin yerel siyasete olan etkisi profesyonelce yönetilmelidir.

Bu meselenin yönetilmesinden kastımız ise şudur :

Adaylar tabii ki kendilerine rakip olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nı alarak onunla polemiğe girmemeli, kendini genel siyasetin bir parçası haline getirmemelidir.

Fakat genel siyasete de kayıtsız kalmamalı, gerekli söylemleri geliştirerek, son derece planlı ve üzerinde düşünülmüş şekilde kamuoyu ile görüşlerini paylaşmalıdır.

Örneğin İstanbul’da genel siyaset bir tartışma içerisindeyken İstanbul adayının bunu hiç kale almadan umursamaması yanlıştır.

Bu konularda bazen adayın kendisi, bazen İl Başkanı, bazen ilçe başkanı, bazen ilin milletvekili, bazen de genel merkez yöneticileri yapılandırılmış söylemi halka iletmelidir.

Hiçbir şey yapılamıyorsa, aday bir kampanya sözcüsü görevlendirir, ki normalde yapılması gereken budur, o sözcü vasıtası ile kamuoyu bilgilendirilir…

Bizim seçmen sayısı milyonu geçen şehirlerdeki adaylara tavsiyem, bir an önce “atadan dededen kalma siyaseti” profesyonelce tekrar ele alıp, örneğin bir kampanya sözcüsü edinmeleridir…Bir kampanya sözcüsünün ne işe yaradığını bilmiyorlarsa da şapkalarını önlerine koyup şöyle bir düşünmeleri gerekir…


Seçimlerde hayati öneme haiz 3.mesele ise “Adayların İnandırıcılıkla İmtihanı” meselesidir…Çok açık olarak ifade edelim…Seçmenin projeye karnı tok…Seçmen zaten vaatlere ve projelere boğulmuş durumda…Hatta gına gelmiş durumda…Seçmenin adaylarda aradığı en önemli özellik  “Bu adam/kadın dediğini yapabilecek güce sahip mi? Değil mi?” sorusunun cevabında yatıyor.

Eğer seçim kazanmak istiyorlar ise, Belediye Başkanı Adayları, siyasette “Güç” meselesini iyi kavramak zorundadır.

Siyaset toplumun fertleri için bir “çözüm bulma” kapısıdır. Seçmen yaşadığı sorunları kendi gücü ile çözmeye çalışır fakat kendi gücünün yetmediği yerde, siyasetçinin kapısını çalar ve kendisinden daha güçlü olanların gücüne başvurur sonuçta ise milletvekiline, bakana, belediye başkanına gider.

Gel gelelim, başkanlık sistemine geçen Türkiye’de özellikle milletvekillerinin icra üzerindeki gücü azaldığından dolayı, seçmen artık “çözüm odağı” olarak ulaşabildiği belediye başkanlarını görmektedir. İşte, “güç” meselesinin başkan adayları için önemi de burada ortaya çıkmaktadır.

Seçmen bir adayı değerlendirirken, projelerini dinlerken, projelerini değerlendirirken, adayın sosyal medya yayınlarına maruz kalırken, adayın siyasi söylemlerini dinlerken veya okurken, adayın görsel tanıtım çalışmalarına göz atarken önce şu değerlendirmeyi yapmaktadır :

“Bu adam/kadın benim sorunlarımı çözebilecek güce sahip mi?”

Yani, projeleri benim çocuğuma iş imkanı sağlayabilir mi? Şehrin ekonomisine, istihdamına katkı sağlayabilir mi? Benim çocuğumun okulunu adam edebilir mi? Hükumetten (devletten) ödenek alarak ciddi projeler yapabilir mi? Kentsel dönüşümü benim mahallemde uygulayabilecek güce sahip mi?

Dikkat ederseniz, seçmen burada “güç” kavramında bir tanımlama da yapmaktadır. O tanımlamaya göre, güçlü siyasetçi gücünü seçmen üzerinde kullanmak yerine, gücünü seçmenin sorun yaşadığı noktalarda kullanıp, seçmene şefkat elini uzatmalıdır.

O yüzden siyasi güç meselesi adaylar tarafından çok doğru ve ince bir strateji ile seçmene aktarılmalı, üzerinde ciddi strateji ve etki değerlendirmesi yapılmalıdır.

Aksi takdirde seçmen, adaylar için “ilacı olsa başına sürer, kendine hayrı yok ki, bana hayrı dokunsun” demekten kendini alamayacaktır.


Bizimle irtibata geçmek için aşağıdaki iletişim bilgilerini kullanabilirsiniz

E-Mail : info@quatrostrategies.com

Telefon : 0 (212) 232 42 44

Share this article with your professional network:

Powered by MaviKelebek